5 Haziran 2012 Salı

13 yıl önce bugün


13 yıl önce bugün, Bektaşi deyişiyle Memedim bu dünyadan yürüdü.
Zamanla hiçbir şey değişmedi.
Zaman ilaç da olmadı.

Onun kadar sözünün eri bir erkeği yazık ki tanımadım.
Zaten üç kız, bir oğlan biz çocuklar hep babacıydık.
Adildi. Eşitlikçi. O yüzden onu çok severdik ve hala severiz.
Gönlü boldu babamın. Paylaştıkça, çoğalırdı somunu.
Olmayanı bulup yaratması, cebinin şişkinliğinden değildi.
Altı aylık bebekken kaybettiği annesinin hiç olmazsa bir resmini görmüş olmayı çok isterdi.
Altısından sonra öğrendiği Türkçe, dudağının ucunda hep emanet bir çeviriydi. Hatta aynı sebeple öğretmen şiddetine maruz kaldı. Her sabah okula gitmek için Eşrefpaşa'ya kadar yaklaşık on kilometre yürüdüğünden, başkaları da aynı sıkıntıları çekmesin diye, var yok dinlemeden bir gün devlete soyadımızı taşıyan bir okul bağışladı.
Çok çalışkandı. Çok kazanmazdı.
13 yıl önce öğrendik, kaç çocuğu okuttuğunu, ameliyat masraflarını üstlendiğini, bilmiyorduk.
Kiloyla yiyecek aldığını hatırlamıyorum. Herşey eve kasalarla taşınırdı.
Her Pazar günü çiftlikte, bağ makasını eline alır bütün gün asmaları budardı. Kışa doğru amerikan bezinden keselere geçirirdi bazı salkımları.
Kuzina sobada çok güzel güveç yapardı benim babam.
Hep gülümserdi.
İbadetten sayılır mı gülümsemek?
Pantalonu hep düşerdi, en sonunda kemerden vazgeçip askı kullanmaya başladı.
Bacağındaki platin parça havaalanlarına girişlerde hep sorun olurdu. Tanımadığı güvenlik görevlilerine mecburen anlatırdı 'Evlat, bacağım kırıldığında kemik suyuna çorba iç dediler. Ben biraz fazla içmişim, platin kemiğe kaynamış bu sefer, çıkaramadılar.'
Tek eliyle sandalyeyi kaldırırdı. Eczacı Can'la şakalaşırken, adamcağızın kolunu kırmıştı.
Bilerek kimseyi ama hiç kimseyi incitmedi.
Tavla oynarken çok iyi zar tutardı!
Bankadaki kızlara herkesin içinde 'Günaydın fıstıklar' dediği için bankacı kızlar hep valideye telefon açıp, babamı şikayet ederdi.
Ertesi gün, 'Dünya güzelleri, günaydın' derdi. Sonra yine başlardı telefonlar.
Esnaf adamdı, biraz rakı kokladığı zaman Giritçe beyitler ardı ardına dökülürdü. Hele enişte varsa, geç saatlere kadar madinades atışırlardı. Düğünlerde mikrofonu kapar Giritçe şarkılar söylerdi. Charlie Chaplin, Laurel Hardy'nin en büyük hayranıydı. Filmi değil, onun kahkahalarını izlemek bize daha eğlenceli gelirdi.
Pazar sabahları şimdi Konak Pier alışveriş merkezinin bulunduğu yerdeki balık haline götürürdü beni. Kasalar dolusu balık alır, çiftliğe giderdik.
İngilizce öğrenmeyi hep çok istedi.
Kocaman göbeğine sarıldığımda, kendimi çok ama çok güvende hissederdim.
Her yıl baba toprağı Girit'e gitmeyi planlar ama vergi ödemekten yerinden kımıldayamazdı.
Sonuç olarak borçsuz gitti, memleketi göremeden.



Şimdi açık denizde tek başımayım. Evet güzellikleri de olan ama tuhaflıkları daha fazla şu dünyada yaptığım işlerden değil insan ilişkilerinden yorgunum. Yelkenler yamalı, eh küreğin biri kırıldı, kırılacak. Hala devrilmediysem ve devrilmeye niyetim yoksa, bunun sadece bir sebebi var. Mehmet kızı Özlem babasının sözünü dinlemeye,
"son nefesine kadar insana yaraşır mücadeleye" devam edecek.

Uzaklarda puslu bir ışık var, asılayım küreklere.
20 Aralık 2010 Pazartesi


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınızı seviyorum
I like comments
Μου αρέσει σχόλια